O çok konuşulan ama ilk bölümden sonra yayından kaldırılan Kurtlar Vadisi Terör dizisinde bir iş adamı vardı. Hani Uyuşturucu kaçakçılığı yapan ama okul yaptırıp amiyane tabirle “ kendine dükkan açan” ve toplumda saygın bir isim olan iş adamı var ya işte onu buldum. Kim mi? Yağma yok yazıyı tamamen okuyun sonra soruları sorun.
   28 Mart 1994 tarihinde İstanbul Aksaray’da bir oto galerisi “Polis” yelekli 8 kişilik bir ekip tarafından basılmıştı. Galericilik yapan 42 yaşındaki iş adamı ve 32 yaşındaki yeğeni alınıp götürülmüştü. Ertesi gün Kınalı – Sakarya TEM otoyolunda, Hendek gişelerine bir kilometre kala, şakağına sıkılan tek kurşunla öldürülen galeri sahibi ile kalbine üç kurşun sıkılmış, gözleri bağlı yeğeninin cesedi bulundu. Bu işadamı Diyarbakır Lice’li Fevzi Aslan’dan başkası değildi. O ve yeğeni Salih Aslan infaz edilmişti.
  Apo’culara yardım ve yataklık edenlerin bir gizli el tarafından cezalandırıldığı günlerde bu olay diğerlerinin yanında sıradan bir olaydı. Nede olsa bu Devlet için Kurşun yiyenler kadar kurşun atanlarda vardı.
  28 Mart 1994 aynı zamanda Türkiye’de Belediye Seçimlerinin yapıldığı tarihti. İstanbul Belediye Başkanlığına Recep Tayip Erdoğan seçilmişti. İşte Erdoğan’ın  ve Aslan ailesinin  yolları bu olaydan sonra daha sık kesişmeye başlayacaktı.,
  Gel zaman git zaman Erdoğan siyasette güçlenmeye başladı. Mazlum-Der Başkanı olan İhsan Aslan ticarette yol almaya başladı. İnşaat işine giren aile ( sektör değişikliği şarttı) var olan paralarını ilk önce Diyarbakır Belediyesinde iş alarak daha sonrada Erdoğan’ın yönettiği İstanbul Belediyesinde iş alarak katlamaya başladı. Bu arada İhsan Aslan’ın oğlu da büyümeye başlamıştı. Yollar bir kez daha bu sefer ayrılmamak üzere kesişmişti.
  Erdoğan  Saray Cezaevine girerken içeride kendisini bir Dost bekliyordu. Bu Dost Mücahit Aslan diye bilinen ama asıl ismi Ali İhsan Aslan olan Aslanların büyümüş olan oğullarından başkası değildir. Ceza Evinde bu iki insan çok sıkı dost oldular.

  Artık Genç Mücahit Erdoğan’ın en önemli Danışmanı olmuştu. ( Mücahit Aslan Aile Mesleğinden içeride idi)
2002 seçimlerinde iktidara gelen Erdoğan’ın Akape’si Baba İhsan Aslan’ı Diyarbakır Milletvekili olarak Meclise’e oğlunu da Erdoğan’ın Danışmanlık kadrosuna aldı. Erdoğan’ın dört danışmanı vardı. Bunlar Egemen Bağış ( Mardin Belediye eski Başkanının oğlu , ABD yeminli tercumanı – şu an Milletvekili ) , Cüneyt Zapsu ( AKP MYK Üyesi – Bim Marketler Sahibi ) , Ömer Çelik ( Aslen Diyarbakır’lı Adana Milletvekili ) ve Ali İhsan ( Mücahit )  Aslan. Zaten bu ekip tam kadro 10 Aralık 2002’de Bush’la Erdoğan görüşmesine Beyaz Saray’da tam kadro katıldı.
  Erdoğan Başbakan olunca Mücahit Aslan’da  onunla birlikte başbakanlığa taşındı. Erdoğan’ın özel işleri ( Bel ağrısı nükseden Erdoğan için Ankara Etimesgut’ta Deve kurban etme dahil) Aslan’dan sorulmaya başlandı. Bu dönemde Başbakanlığın tadilat işleri güvenlik gerekçesiyle bu ailenin inşaat şirketine verildi.
  TMSF Basın’a el koymaya başlayınca kafalarda şimşekler çakmaya başladı. Erdoğan kendine kamuoyu yönlendirme için Basın kurmaya başlamıştı. Bu çok özel operasyonun başına bir güvenilir insan gerekiyordu. Bu Adam Mücahit adıyla bilinen Ali İhsan Aslan’dan başkası değildi. Önce Haber 24 televizyonu kurduruldu peşinden de Star Gazetesi bu ekibe devredildi.
  Haber 24 Televizyonu kurulur kurulmaz Kablolu TV şebekesine alındı.( Bunun ne kadar zor olduğunu uğraşanlar bilir mesela Türkmen TV bir türlü alınmıyor )  Star Gazetesi de seçimler öncesi konuşan masal kitabı ile maliyetinden daha ucuza gazete satarak tiraj kazandı ve görevini yapmaya başladı. İşte Star’daki yayınların asıl sebebi de budur.
  Hala mı okul yaptıran işadamını bulamadınız?
  Size bir soru ;
  Seçimlerde Akepe’ye oy verdiniz değil mi ?

1950’lerde dilimize yerleşen Sağ – Sol kavramları artık anlamını yitirmiş görünüyor. Türk insanının kafalarında zaten 12 Eylül sonrası anlamını yitiren bu kavramlardan sonra insanlar Türk siyasetini değerlendirmeye çalışırken bir metot eksikliğini de yaşıyorlar. Öyle ya geçmişte Sol kimliğiyle bilinen adayların solda Sağ kimliğiyle bilinen adayların Solda konumlandığı bir yeni siyaset’te bunları anlamlandırmak için solculara imana geldiler demek yada sağcılara demokrasi mücadelesine soyundular demek laf-ı güzaftı.

 Bol etiketli aydınlarımızın bile siyaseti Sağ ve Sol uçlu bir çubuk ve ortası da Merkez diye açıklamaya çalışmalarının sonuç vermemesi üzerine – çünkü partileri konumlandırdıkları çubuğun uçları birbirine yaklaştılar- siyaseti At nalı gibi eğik bir düzlemde değerlendirmeler ortaya çıkmaya başladı. Bu değerlendirmeler de temelde günümüz siyasetini yorumlamaktan uzak pagan söylemler olarak karşılandı.

 Bugün ise Türk Siyasetinde yapılabilir en doğru ayrım Sermaye – Bürokrasi ayrımıdır. Bazı Siyasi partiler Sermaye Elit’iyle ilişkilerde  bayağı bir yol almışken bazı siyasi partiler Bürokrasi Elit’iyle birlikte görünmekten gocunmuyorlar. Hangi siyasi partinin hangi çevre’ye daha yakın olduğunu görmek aslında o kadar da zor değil. Sermaye ile ilişkili partiler genelde seçimler öncesinde gidip Tüsiad’ta sınava girerler. buradan olur çıktıktan sonra gerekli destek – medya ve finans çevrelerinin desteği-kendilerine verilir ve seçimler sonrasında da iktidar olurlarsa da bu sefer destek tersine döner. Bürokrasi ile ilişkili partiler ise Ankara’da bulunan kurumlarla  siyasetlerini kurgular ve ilişkilerini o çerçeve’de belirlerler.

Aslında Sermaye – Bürokrasi ayrımı diye ortaya çıkan bu ayrım siyasetin içinde var olan Türk Toplumu için de bir yorum-çözümü oldu. Bu bakış açısıyla Türk Siyaseti daha berrak bir hal  alabilir.

Amiyane tabirle Türkiye çubuğunun sermaye tarafında yeralan partiler ekonomi politikası olarak Ekonominin Liberal İlkeler çerçevesinde belirlenmesini -Şartsız Özelleştirme gibi-  savunurken ,  Sosyal politika’nın ise temel kriterlerini Karl Popper’in Açık Toplum kuramı   - Anayasal vatandaşlık bağı – çerçevesinde belirlerler. ( Türkiye’nin bu fikirlerle ilk karşılaşması Cumhuriyet’in kuruluşunda Prens Sabahattin’in “Adem-i Merkeziyetçi ve Teşebbüsü Şahsi” görüşleriyle olmuş Sonuçta Prens Sabahattin ömrünü sürgünde tamamlamıştır ).

 İşte bu görüş 90’lı yılların ikinci yarısında Jim Boyner’in 2.Cumhuriyetçi Yeni Demokrasi Hareketi ile bir deneme yapmış ama başarısız olmuştu. O zaman bu fikrin arkasında yer alan Zafer Üskül ve Mehmet Altan gibi Kalemşörler’in destekleri yetersiz gelmişti. Yapılan hata kısa sürede fark edildi. Yeniden bir siyasi örgüt oluşturmak yerine Sermaye malum gücüyle varolan bir siyasi örgütten devşirme yoluyla bir ekibi alacak onu Demokrasi , İnsan Hakları gibi kavramlarla donatıp sahneye sürecekti. İyi bir hatip ve mevcut partisinin oyunu bölecek birini buldular bu kişi hem de kendi sermaye grubunu da oluşturmuştu. Ve bu “Yeşil Görünümlü Turuncu”  İktidara getirildi . ( Bu coğrafyada gerçekleşen ilk Soros devrimi Türkiye’de yapılmıştı. Daha sonra Ukrayna , Gürcistan ve Lübnan geldi ama bu ayrı bir yazı konusu olduğu için bu konuyu burada kapatalım).

 Bürokrasi Eliti ise yaptığı-yaptırdığı Cumhuriyet Mitingleri ile  Eski tabirle sağda Anap-Dyp solda ise Chp-Dsp birlikteliğini amaçlıyordu %50 de başarılı oldu. Gerçi bu Mitinglerde daha evvel Türk Bayrağına alerjisi olan Türkan Saylan ve Necla Arat’ın sahneye çıkması birilerini bu birlikten uzak tutmaya yetmişti ama artık bu birlikten kimsenin dönme şansı yoktu. İşte Dp adını alan yeni birlikteliğin durumu ortada .

İşte bu birileri tarafından inşa edilen yeni-siyasette kendine bir yer arayan partide MHP. Ama MHP ne bürokrasi elit’inin birinci tercihi nede Sermaye elit’inin tercihi – gerçi onun hiçbir yerinde yok ama bu herhalde kötü değil. Onlar açısından durum ise – gerçi bu biryerde içebakış sayılır şu şekilde; Türk Milliyetçileri daha önceleri  siyaseti tarif ederken Milli ve gayri-milli diye bir ayrıma gidiyordu. Onlara göre Tarihteki milletler mücadelesinde olan konumumuz gereği  duruş milli ve köklerimizden gelmeliydi. İşte bu sebeple Solcular konusunda bir sıkıntı çekmeselerde  Sağ Partilere yaklaşımda zorlanıyordular. Bu zorlanma üstelik sırf tabanda değil yıllarca “Büyük Ülkü Devleri” diye bilinen ağabeylerde de görülüyordu. Bu sebeple  değilmi ki 12 Eylül sonrası Cezaevinden çıkan Başbuğ Alpaslan Türkeş bugünkü Milliyetçi Hareketi  ilmik ilmik yeni yetişen gençlerle ve Cezaevinden çıkınca bir avuç kalan  Ülkücü Yusufiyeli’lerle tekrardan kurmuştu. Çok şükür ki bu “Büyük Ülkü Devleri” nin bir kısmı Başbuğ’un uçmağa varmasından sonra gelip Davalarına ve Kardeşlerine sahip çıktılar (!) ve Ülkü tekrar ayakları üzerine durmaya başlayınca da geldikleri gibi gittiler.

İşte bu minvalde MHP ve Ülkücü Hareket ne İsa’ya ne Musa’ya misali ne Sermaye yalakalığı için 2.Cumhuriyetçi Zafer Üskül  ve Uluslararası Sermayeci Mehmet Şimşek- ki kendisi 90’larda Amerika ilk Irak’a müdahale ettiğinde Guam adalarına götürülüp bugünkü K.Irak’taki sözde Kürt Devleti’nin kuruluşunda görev alacak Peşmergelere eğitimci olarak eğitim vermiştir. Gibi Sermaye Adaylarını Nede Bürokratik Devletin adaylarını gösterdi. MHP kendi teşkilatlarının içinden adaylarla “devlet görüşüne” uygun adayları harmanlayarak  bir liste hazırladı ve milletinin huzuruna çıktı. Eh ikisine de yakın olmayınca otomatik olarak merkez partisi de MHP oldu.

Türkiye Nasıl Kurtulur?

2 Mayıs, 2007

Türkiye son dönemde özellikle bir takım grupların kışkırtmaları ile 2 kampa bölündü. Bir tarafta hınç duyduğu milletimize karşı yoğun bir tavır koyan  ve asıl liderini Cumhurbaşkanlığı seçim sürecinde ayan beyan belli eden ar-hınç liderliğindeki Akepe (okurlarımızdan rica ediyoruz akepe yi ak-parti olarak bilinçaltına yerleştirmeye çalışan Amerikan Bilinçaltı kurgulama oyununa gelmeyin), diğer tarafta ne hikmetse daha evvel Türk Bayrağı gördüğünde “ what is this ?” diyen ve Çağdaş Türkan , Sahibinin Sesi Tuncay ve Bilim Hırsızı Necla ile meydana inen ve Milletimin Vatan aşkından rant sağlamaya çalışan ne idüğü belirsiz güruh.

Daha 1 yıl öncesinden bu işin çıkmaza girdiğini söyleyen MHP o zaman “Baharda erken seçim yapalım, demokrasinin önünü açalım” dediğinde kimsenin sesi çıkmazken , leş kargaları vatanı ve milleti düşünmek yerine bugünkü ortamı bekleyip ellerini sıvazlıyorlardı. Şimdi söyleyin bakalım ben bildiğimi okurum diyen Türklüğe Hınç duyan Akepe’ciler tarafında mısınız? Yoksa Vatan tehlikede diyen ama amaçları vatan savunmak değil bu vesile ile Türkiye’de rahmete eren Solu canlandırmaya çalışan ve Milletinden kopuklar tarafında mısınız?

İşte Türkiye’de şuan ki durum bu.

Peki taraf seçmek zorunda mıyız?

Elbette değil. Ama onun için de yapmamız gerekenler var.

Demokrasilerde Seçim demek Karar vermek demektir. Ve Türkiye Seçim’e gidiyor. Yani Karar veriyor. Bu karar Milletimiz için son şans olabilir o yüzden Milletten Rey isteyen Partilerin Dünyanın Büyük Yahudi Fonlarının Seçimden sonra Türkiye’den çıkarmayı düşündüğü – ki Akepe giderse biz bu parayı çekeceğiz diyorlar.- 30.1 Milyar Dolar Parayı nereden bulup ekonomiye getireceğini söylemesi gerekir. Bu Para Türkiye’de yatırım amaçlı duran bir Para değil sadece Bankalara gerektiğinde ortaya çıkan modern kelimesi ile Finans kaynaklı eski ve anlaşılır haliyle Tefecilik için kullanılan bir Para. Ama 5 yıllık teslimiyetçi Akepe hükümeti ekonomiyi bu paraya mahkum etti. Şuanda 2001 ekonomik Krizine yol açan kararın sebebi tekrar geldi bizi buldu. O zaman Ekonomiyi Türk Parasına göre yönetmek için yapılan çalışmalar ve çekilen sıkıntılar tamamen boşa gitti. Krizi çıkaran güç bugün Ekonomiye daha fazla hakim konumda ve ben bu ülkeyi satmam diyecek olan her iktidara karşılar. İşte açmaz burada ya ülkeyi satacaksın yada Krize razı olacaksın. Sizce Hangisini yapmak gerekir?

Seçime giren Partilerden sizce hangileri Ülkeyi satar hangileri Krize razı olur isterseniz bir bakalım.

AKP yi tartışmaya gerek yok. 5 yıldır satış rekorları kıran vatana ihanet’in el kitabı gibi bir parti programları var maşallah.

DYP-ANAP  zaten icazeti okyanus ötesinden almaya meraklı siyasi hareketler.

CHP tam bağımsız Türkiye’yi AB üyeliği ve Amerikan karşıtlığı için Türkiye’deki Ulusalcılığın da en büyük hatası olan Rusya, Çin ve İran dostluğunda aradığı sürece bir arpa boyu yol alamaz.

Saadet, BBP ve Genç Partiler bu ortamda söz konusu bile değiller.

Geriye kalıyor MHP. İşte bütün kavga da o yüzden çıkıyor.

Yeni seçilecek olan Meclisin en güçlü siyasi partisi olması beklenen MHP ülkeyi girdiği bunalımdan çıkartabilecek olan yegane güçtür. Sözde değil özde Milliyetçi oldukları için Türkiye’nin ikiye ayrılmaya çalışılmasına direnç gösterip Lideri aracılığıyla bu Krizden çıkışı ortaya koyan MHP, Ülkeyi satmadan ne ABD ne AB ne Rus nede İran taraftarlığı yapmadan her şeyin Türk için Türk’e göre Türk tarafından ortaya konacağı iktidarı ile Türk Dünyasına yönünü döndüreceği Türkiye için tek kurtuluş yoludur.

Dünyanın yönünü döndüğü Türk Dünyası dünyanın zenginliklerinin de merkezidir. İşte ülkücülerin Türkiye’yi götüreceği yer orasıdır. Sadece bu fikri desteklemek ve oy atmak yetmez bunun için çalışmakta gerekir.

Peki adaylar mı?  “Söz Konusu Vatan ise gerisi teferruattır.”

Hafıza’dan Bilgi Notları: Geçen Sene idi. Antalya’da Türk Dünyası Liderler zirvesi toplanmıştı. Kazakistan Cumhurbaşkanı Nazarbayev konuşmasında Türk Devletlerinin birlik olması fikrini ve ortak çalışmalar yapması gerektiğini işlemeye çalışırken Türkiye Cumhurbaşkanı A.Necdet Sezer tüm insanlığın ortak paydalarından bahsetmişti. Abdullah Gül’de Dışişleri Bakanı sıfatı ile ABD ve Rusya’ya ülkesinde üs vermeyen Özbekistan Meclis Başkanı tam toplantıya gelmek için uçağa binecekken Özbekistan’a Birleşmiş Milletlerin yaptırım kararını desteklediğini açıklamış ve Özbekistan’ın toplantıya katılmamasına sebep olmuştu. Bu nerden mi aklıma geldi ? Hayır olası MHP iktidarında es kaza Gül Cumhurbaşkanı olursa diye aklıma geldi de ondan.

Tayyipler ve Yahudiler

25 Aralık, 2006

Musevi Cemaati diye yumuşatılarak sunulan ama genel anlamda milli kamuoyunda Yahudi ve Mason Teşkilatları olarak bilinen ve çıkarları için çocuk katletmekten çekinmeyen (bakınız Filistin ve Lübnan) insanlığın yüzkaraları ile Tayyip Erdoğan ve Saz arkadaşlarının temasları basınımızda çok az yer aldı.

Daha önceki yazılarımızdan “Türkiye-ABD yeni yüzler sahnede” de yazdığımız gibi bu konular Medyada pek yer almadan pas geçilir. İsterseniz son günlerdeki Ertegün ölümü çerçevesinde konulardaki gelişmelere yine bir bakalım.

TGRT bir süre önce satılmıştı ve Türkiye Cumhuriyeti Kanunlarına göre %25 yabancı payına izin vardı TGRT’de satışta %75 Ahmet Ertegün %22 Murdoch olmak üzere üç kişiye de %1 Pay verildi.RTÜK Kanunları( yabancı sermaye payı %25’i geçemez) diye Tv satışlarında yerli etkisini korumaya giderken yapılan özel bir anlaşma ile yönetimde üç kişinin istediği olur maddesi ile çoğunluk anlayışına yeni bir boyut getirilmişti. İşte bu kanunsuz durum henüz çözülmeden Ahmet Ertegün’ün ölümü olaya yeni bir boyut getirdi.

Malum Ertegün ölünce TGRT’nin %75’ini onun üzerine yapan Murdoch isimli Yahudi Dünya Medya Patronu bir anda parasını Türkiye Cumhuriyetine kaptırma kaygısına kapıldı.Çünkü Ertegün’ün Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşı olan bir mirasçısı yoktu. Ne yapılacağının kararını tabii ki Murdoch verdi ve uygulamaya başladı. İlk olarak Ahmet Ertegün’e yerli malı bir mirasçı gerekiyordu. Meğer daha TGRT’nin satışı aşamasında Ertegün “çekmece sözleşme” ile yani ölümünde geçerli olmak üzere TGRT için bir yerli mirascı göstermiş gerçi bu protokol sözleşme Murdoch ve Ertegün arasında imzalanmış ve Türkiye Devletine Bilgi verme ihtiyacı duymamışlar.İşte sözü edilen bu mirasçi Avukat Lale Cander oldu.

Ahmet Ertegün ve Tayyip Erdoğan’ı tanıştıran Av.Lale Cander Ertegün’ün mirasçısı çıktı. Av. Lale Cander ilk ününü Rahmetli Başbuğumuz Alparslan Türkeş’in Vefatı sonrası ortaya atılan Kayıp Çanta Davası ile yapmıştı. Orada Başbuğumuzun kızlarının temsilcisi idi ve Türkeş ailesinin diğer üyelerini çantayı yok etmekle suçlamıştı. Daha sonradan Cander ortadan kaybolmuş ve AKP iktidarının başa gelmesi ile hemşehrisi Emine Erdoğan’ın ve Erdoğan’ın danışmanı AKP Milletvekili Egemen Bağış’ın sayesinde İktidara yakın olmuş ve Murdoch ve Ertegün’ün TGRT alımı işinde danışmanlık yapmıştı. Emine Erdoğan ile samimiyet o derece ileri gitti ki Emine Hanım’ın isteği üzerine Siirt’e 3,5 milyon YTL tutan bir okul inşaatı başlattı ve bu iş için bir inşaat şirketi kurdu.( Bu şirkette de Murat Levi adında gizemli bir ortağın varlığı dikkat çekiyor.) Avukat Cander ayrıca Amerikalı Yahudi sermaye sahiplerine Türkiye Danışmanlığı ve Türk Siyasetçilerinin Amerika temaslarında danışmanlık yapıyor. Yahudilere yatırım alanları bulurken ihtiyacı olan temasları Türkiye’de kurarken pek zorlanmasa gerek nede olsa onlara meraklı bir Ali Dibo iktidarı var.

İşte bu Avukat Ertegün’e mirasçı yapıldıktan sonra Erdoğan Amerika’ya çağırıldı New York St.Regis Otelinde Eski ABD Dışişleri Bakanlarından Henry Kissinger ve eski ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Richard Holbrook( bu toplantıda bir süre önce kayınpederine ait Kamera Reklam’ı Yahudi Medya Baronu Murdoch’a satmış olan Erdoğan’ın Gizemli Danışmanı Cüneyt Zapsu’da vardı.) ile görüşen Erdoğan’a bunun halledilmesi gerektiği aksi taktirde Yahudi Sermayesinin ve Lobisinin gücünü kendisinden çekeceklerini ima ettiler. Musevi Örgütleri Konferansı Derneği’nin sözcüsü Malcolm Hoenlin” Pek çok konuda fikir birliği içindeyiz ve aynı endişeleri paylaşıyoruz. Farklı düşüncelerimiz, önemli olmayan konular üzerinde” diye basının içeri sokulmadığı toplantıyı dışa vururken Erdoğan ise konuyu saptırıp Ortadoğu konusunun konuşulduğunu söyleyip gerçekleri gizledi.Nede olsa Yahudi Sermayesine ihtiyacı vardı ve Türkiye’nin en azından seçimlere kadar bir yerlerini satması ve taraftarlarına rant sağlaması gerekiyordu.

Böylece Yahudi Parasını korumasını bildi ve TGRT konusu da halledildi. Geriye ise Yüce Divan’a gideceği kesin olan Tayyip Erdoğan’a bir nişanı zişan daha çıkmış oldu. Artık gururla taşır …

Er-Kene Doğan Güller

18 Temmuz, 2006

Arabuluculuk Türk Dil Kurumu’na göre “Bir anlaşmazlığın çözümünün, üçüncü bir tarafsız kişi veya kuruma bırakılması” anlamına gelmektedir. Son zamanlarda Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı R. T. Erdoğan ve Dışişleri Bakanı A. Gül’le beraber daha yakından tanıma fırsatı bulduğumuz bu kavram üzerine gelin Türk Dış Politikasını bir tartışmaya açalım.         
      Denizaşırı Güçler yakın coğrafyamıza müdahil olurken, işgallerini haklı çıkarmak için daha evvelden eğitimden geçirdikleri yerli aktörleri devreye sokmaya başladı. Irak bataklığında istediğini alıp bölgeye bir fitne yerleştiren ABD, şimdi de İran’ı sıkıştırıp, diğer tarafta yılların mücadelesi ile elde edilen Filistin’de İsrail’e daha ferah bir alan açma gayreti içinde.         
      İran’da ABD’nin niyeti tam olarak nedir? diye gelen bir soruya verilebilecek en iyi cevap şudur: ABD kesinlikle İran’ı işgal veya İran’a bir saldırı yapabilecek konumda değildir. Tek amacı İran’ı susturup onun bölge üzerinde bir güç olma arzusunu engellemektir. Onun için İran’a mesajlarını iletmek için “er-kene (bu kene eki son günlerde Türkiye’nin başına gelen kene belasıyla tesadüfen aynı döneme rast geldi) doğan Gül”leri kullandılar. Bölge güçlerinden Türkiye basiretsiz yöneticileri sayesinde susturulunca, Rusya’yı da susturmak için bir hediye gerekiyordu. İsrail ve ABD; Irak üzerinden İdarecilerini yönettikleri Türkiye ve daha evvelden Turuncu’ya boyadıkları Gürcistan üzerinden, Inguş Cumhuriyetine patlayıcı sevk ettiler. Satın alınmış birkaç asılası adamın da rol aldığı saldırı ile Rusya’nın yaşayan en büyük düşmanı, mücahit Şamil Basayev şehit edildi; bu hediye ve sus payı da Rusya’ya verilmiş oldu.
      Aradığı ortamı bulan İsrail hemen operasyona başladı. İsrail bir askerinin esir alınmasını bahane ederek demokrasi ile Filistin’i yönetmeye hak kazanan insanları cezalandırmaya başladı. Önce Filistin sonra Lübnan’a saldırı düzenleyerek bölgede kendini rahatlatmaya çalışan İsrail, böylece büyük Ortadoğu Projesi ve Büyük İsrail Projesinin aslında aynı şey olduğunu bir kez daha kavramamıza neden oldu. Eğer bir problem yaşanırsa, nasıl olsa arabulucu olmayı bekleyen “er-kene doğan güller” hazır kıta bekliyorlar. Ne de olsa onlar daha iktidara gelmeden Amerikalı Neo-con’ların ileri gelenlerinden Richard Perle ile çuval hadisesi öncesi arabuluculuk eğitimi(!) alıyorlardı.           
      Son zamanlarda adını daha sık duymaya başladığımız bir vakıf var: Amerika Bilimler Akademisi’nin Üyelerinden Nevzer Stacey isimli hanımın, uzun yıllar yaşadığı Amerika’dan Vatana Hizmet (!) aşkıyla gelip kurduğu bu vakfın adı HasNa Vakfı. Kendi ifadeleriyle “Antlaşmazlıkları çözme ve arabuluculuk teknikleri öğretip,  köylülerin eğitimi ile ilgili ne tür projeler geliştirebileceklerini de tartışan” bu vakıf, ülkemizin Güneydoğu Bölgesi’nde yer alan vatandaşlarımızdan seçtikleri gençleri Amerika’da altı aylık içeriği tam olarak bilinmeyen bir eğitime tabi tutuyorlar.           
      Eskiden sadece yöneticileri ve yönetici olacakları eğiten(!) ABD artık bunu toplumun her alanına yayıyor. Acaba bunun sebebi Irak işgali öncesi ABD’ye götürülüp eğitilen Kuzey Irak’lıların, Irak işgal edilirken ABD’nin yanında olması gibi bir sonuç için olabilir mi?           
      Bütün bunları zaman gösterecek; ama bir gün mücadele kızışırsa, birileri yine gereğini yapmaya hazırlar. Bunlar da çocukları Dünya Bankası’nda çalışan insanlar değil, soyu sopu sağlam Türk Milliyetçileri’dir.           
      Atsız Ata der ki:         Anlamayız hayatı felsefe ile ilimle                                    
                                        Hayat çelik bileklerle atılan bir zar olmalı                        
                                        Rahat yataklarda ölmek acep olmaz mı çile

                                       Kanlı sınır boyları bize mezar olmalı

Türk Siyasetinin Geleceği

23 Haziran, 2006

Son Günlerde Denizaşırı Güçler mevcut iktidarın yerine, alternatiflerini de kendi kontrolleri altında tutmak için yerli Reşit Paşa’ları harekete geçirdiler.

 Türk insanını anlamak gittikçe zorlaşıyor. Siyasi tercihlerini yaparken nasıl bir ölçüt uyguluyorlar anlamıyorum. Birileri ( ki okumuş insanlarda daha çok görülüyor) AKP ile MHP ‘yi yol arkadaşı yapmaya çalışıyor, birileri ne olduğu belirsiz Ulusalcılık kavramını evirip çevirip Cumhuriyetçilik diye yeni bir gömlekle MHP ile CHP’yi bir araya getiriyor.

Diğer bir ekip Liderlerini göstererek DYP’yi MHP’nin kardeşi ilan ediyor.

Şimdi isterseniz bu konu üzerine yorum yapmak yerine, bu partilerin liderlerine birkaç soru sorarak konuya bakalım.

DYP yönetimi ve Genel Başkanına sormak lazım:

 1-     İçişleri Bakanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü gibi üst düzey görevler de bulunmuş bir bürokratın, kendisini buralara getiren Demirel’den hala medet umması kendi yetersizliğinden mi kaynaklanmaktadır?

 2-     Bazı yerlerde söylediğiniz gibi siz milliyetçi bir parti iseniz, milliyetçiliği kendisine şiar edinmiş Ülkücülerin tek ve gerçek partisi olan MHP dururken bir başka partide bulunma sebebiniz baş olma sevdasından mıdır?

 3-     Es kaza iktidar ortağı olursanız, ekonomik ve sosyal konulardaki görüşlerinizi kendiniz bile bilmediğinize göre, ülkeyi korku politikalarıyla mı yönetmek niyetindesiniz? 

 AKP’nin Genel Başkanı ve Başbakan Sayın R.T.Erdoğan, gerçi sizin uygulamalarınız taze olduğu için pek sorulacak bir şey yok, ama yine de adet yerini bulsun:

1-     AKP’nin turuncusu ile Bush’un turuncusu arasında herhangi bir fark var mıdır?

2-     Amerika da yaşayan oğullarınız ve kızlarınız ne zaman Amerikan Vatandaşı oldu? ( hayır Dünya Bankası’nda çalışmak için ABD vatandaşı olmak gerekiyor mu?)

 3-     Türkiye’ye gelen yabancı sermayenin iktidarınız döneminde arttığı muhakkak. Peki bunun tamamına yakınının Kamu Kuruluşlarının satışından kaynaklandığı düşünülürse, bizim elimizde zarar ettiğini açıkladığınız Kamu kuruluşlarını alan bu insanlar mı salak, yoksa biz mi bu yerleri değerlendiremeyecek kadar salağız?

 4-     İktidara gelmeden önce verdiğiniz sözleri hatırlıyor musunuz? Yoksa bizim bilmediğimiz bir rahatsızlığınız mı var?

 Deniz Baykal Liderliğindeki CHP ortanın solundan siyasetin ortasına doğru hamleler yapmaya başladı. Hayır, siyasi tercihlerine bir şey dediğimiz  yok, ama söylemleri bir hayli garibimize gitti. “Gel, gel her ne olursan yine de gel” diye Mevlana’dan alıntı yapan Baykal’a bizim de bir takım sorularımız olacak:

1-     Mevlana deyişinin bir de ikinci bölümü var “gel, gel her ne olursan yine de gel. Kâfir, putperest, mecusi olsan da yine gel “ şimdi siz partinize oy vermesini istediğiniz insanlara kâfir mi, putperest mi, mecusi mi diye bakıyorsunuz? Hayatının hiçbir döneminde sizi oy pusulasında bile göremeyen-algılayamayan bu satırların yazarı veya herhangi  yeni bir katılımcı, partinizin üyelik formunda bunlardan biri olduğunu belirtmek zorunda mı?

2-     Türk Siyasi tarihinde, AKP’yi kastederek, sayısal olarak bu kadar kuvvetli bir iktidar partisinin az görüldüğünü söylüyorsunuz. Peki yine aynı siyasi tarihe  baktığınızda, sayısal olarak sizin kadar  kuvvetli başka bir muhalefet partisi görebiliyor musunuz?

3-     AKP’nin parti programında AB hedeflerine ulaşmak için üstü kapalı olarak her yol mübah sayılmış ve her ne pahasına olursa olsun hedef olarak çizilmişken ( uygulamaları ve satışlarıyla bunu gösteriyorlar da ), sizin Türk Milletine, ana Muhalefet partisi olarak vaadiniz_ karşı çıkmadığınıza göre_ bu satışların sürdürülmesi midir?

 

 

4-     CHP olarak umdeniz olan altı oka mı bağlısınız, yoksa üyesi olduğunuz Sosyalist Enternasyonal’in emir ve direktiflerine mi?

 Bir de asıl anlamadığım neden bütün siyasi ihtimaller MHP ile ilgili. Acaba Türkiye yine büyük bir belanın içine mi giriyor ki, Ülkücüler yine göreve çağırılıyor.

Ülkücülerin bu çağrıya verdikleri cevap ise çok açık:”Türk Milletinin görev çağrısının başımızın üstünde yeri var, fakat bu sefer ülke o kadar zorda ki, bu işi biz  ancak tek başımıza iktidar olursak çözebiliriz”